31 Ocak 2010 – 16:50
Her insanın yaşamında zorlandığını hissettiği ve sık sık karşılaştığı bazı sorunları vardır.
Nedenini anlayamadığımız ve bize çok saçma gibi görünse de bir veya birkaç problemle sürekli olarak yüzleşmek zorunda kalırız.
Sanki bir sorun; aynı olan bir sorun, aralıksız bir meydan okumayla karşımıza çıkar.
Bazen bir otorite rahatsız eder bizi. Bazen eril bir enerjiyi temsil eden bir erkek veya dişil bir enerji sahibi bir kadın karşısında, negatif duygular sarar benliğimizi.
Dikkatli ve derinden incelediğimizde bazı şeylere her zaman aynı şekilde tepki gösterdiğimizi tespit ederiz. Öfkemiz, nefretimiz, sevgimiz ve kabulümüz bir kısır döngüdür sanki.
Kendi varlığımız, bedensel değerlerimiz, diğer insanlar ve hayatın işleyişi konusunda her zaman aynı şekilde ve rutinde düşündüğümüzü, konuştuğumuzu, yorumlayıp yargıladığımızı farketmediğimizde suçu hep dışımızdaki şeylere atarız. Aile büyüklerimizi, kardeşlerimizi, sevgilimizi, kocamız ya da karımızı, arkadaşlarımızı suçlarız. Daha ileri gittiğimizde kader, hatta bizi yaratan suçlu ilan edilir. Başımıza gelenlerden sorumlu olan hep başkalarıdır, hep dışımızdadır.
İnsanlığın bu düşünce ve fikir yapısının büyük bir yanılsama taşıdığını ve bu yanılsamanın sürekli aynı bilinç çorbasından (kollektif bilinç) beslendiği için de hep ayakta durduğunu keşfetmem bana gelen bir vizyona dayanır ki; bu Primer Algısal Yanılsama (PAY) terapisini geliştirmemin temellerini oluşturmuştur.
30 yıllık Diş Hekimi ve 4 yıllık çiçeği burnunda bir hipnoterapist olarak hastalarım ve danışanlarıma sağlıklarını yeniden kazandırmak için hizmet verdiğim 2009 yılı yaz sonlarında, bir sabah sezgisel bir bilgi demetiyle uyandım.
“Kendi dışımızda düşündüğümüz, konuştuğumuz, yorumlayıp yargıladığımız herşey bizim geçmişimizde onunla tanışıklığımızdan ileri gelir. Bir bütün olan enerjiyi değerli/değersiz olarak ikiye ayırmış, bölmüş olmamızdan ileri gelir.”
İnsan zihninden daha yüksek bir esin kaynağından gelen bu cümlelerin anlamını çözümlemem çok zor olmadı. Çünkü yaklaşık 35 yıldır insan varlığı üzerinde araştırma yapıyordum. Anne karnından doğumuna, çocuk, yetişkin ve olgunluk çağlarından ölümüne kadar insan varlığının biçimlenişi konusunda çok ileri düzeyde bilgi toplamış, düşünce ve yorum üretmiştim.
Biliyordum ki insan varlığı, daha anne karnında iken ilk can, ilk öz olarak belirdiği andan itibaren algısal bir zemindir. Gerek annenin kimyasındaki değişimler, gerekse ortamda varolan iletişimin tınısı ve titreşimi ile herşeyi algılar.
Her türlü gereksinimin kolayca karşılandığı bir vasatta (yani anne karnında) 9 aylık yolculuğun yarattığı tanışıklık bebeğin en temel algısı olan kendine güven duygusunu oluşturur. Annenin konuşmaları, söylediği şarkılar, ortamdaki iletişimin ahengi, annenin bebeği sevgiyle dünyaya davet etmesi, insan yavrusunun masum bir bütünlükle dünyaya gelmesiyle sonuçlanır.
İnsani varlığımız başlangıçta her zaman için kendi içinde uyumlu, ahenkli ve dengeli enerjisel bir bütünlüktür. Hayat enerjimiz bütün evrensel titreşimle uyumlu bir frekans ve rezonansa sahiptir. Yaşamda herşeyi algılayabilecek algısal bir zemindir.
Ne var ki, insanoğlunun taşıdığı bu bütünlük, içine doğduğu toplumsal yapının duygu, düşünce ve inanç kalıplarıyla şekillenirken zedelenir. Çünkü çocuk, topluma uyumlanma sürecinde toplumun değer yargılarıyla biçimlenirken aldığı algıların niteliğine göre sahip olduğu hayat enerjisi değişimlere maruz kalır.
Bu değişimlere uğramadan önce hayat enerjimizin doğal akışı ve bütünlüğü içinde insanın ruhu “neşe” diye adlandırdığımız şeydir.
Saf neşe, sonsuz neşedir o. Olgunlaşmamış, sınırlanmamış, kısıtlanmamış neşe. İşte bu ruhumuzun doğası, insan varlığının gerçek anlamda olduğu şeydir ve o hayat enerjisi olarak ifade edilir.
Neşe bu anlamıyla ifade edilen hayat demektir. Hayat enerjimizin rahatça akışı, engelsizce, kısıtlanmadan, sınırlanmadan akışı bizim neşe dediğimiz hali oluşturur.
İşte bu durum, hayatın esası haline geldiğinde, yani sahip olduğumuz hayat enerjimizin engelsizce akışı hayatın gerçekliği haline geldiğinde; hayatı oluşturan tüm parçaların -insanlar, hayvanlar, bitki ve mineraller- kendi arasındaki birliği deneyimlemesi gerçekleşmiş olur.
İşte o zaman sen, hiç bir yanılsama olmadan hayata vereceğin gerçek anlamı bulursun. Hayat budur. Serbestçe, engelsizce ifade edilen birlik ve bir olma deneyimidir.
Bu birlik duygusu aslında bizim sevgi diye adlandırdığımız şeydir de.
Bu bakımdan neşe, aynı zamanda serbestçe, özgürce ifade edilen sevgidir. Ve neşe olmadan sevgi olamaz, yaşamdaki hiç bir oluş tam ve bütün olamaz.
Bu yüzden hayatın serbestçe, engelsizce ifade edilmesi; yani yaşamdaki herşeyle ve her duygulu varlıkla birleşme ve bir olma deneyimi, her ne zaman çevre ve koşullarca yasaklanır veya sınırlanırsa aslında neşe olan ruhumuz da tam olarak ifade edilmemiş olur.
İşte o zaman, insan varlığının doğuştan gelen doğasının taşıdığı masumiyet ve bütünlükten kaynağını alan neşe de kedere dönüşür.
Primer Algısal Yanılsama (PAY), sahip olduğumuz hayat enerjisinin neşeden kedere dönüştüğü yaşam deneyim anını anlatmak için kullandığımız bir ifadedir.
O anda varlığımızın bütünlüğü bozulmuş, tümüyle neşe olan enerjisel titreşimimiz kederin ifade edildiği bir salınıma dönüşmüştür. Bunlar hayat enerjimizin serbestçe ve doğal akışı üzerindeki duygusal düğümlenmeler, duygusal kesintilerdir.
Bir başka anlatımla bunlar varlığımızın bütünlüğü üzerine yerleşen psikolojik hafıza kayıtlarıdır.
Psikolojik hafıza kayıtları, zihinsel bir işlemdir. İnsan zihninin aynı olan enerjiyi bölmesi, etiketlemesi anlamına gelir.
Çünkü zihnimiz öğrenme işlevini, bilme işini bölerek, kıyaslayarak yapar. Gece-gündüz, iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, neşe-keder, uzun-kısa gibi ayırarak öğreniriz.
Doğduğumuzda bir zihnimiz yoktur. Onun işlevsel bir mekanizma haline gelebilmesi için neredeyse üç ya da dört yıl gerekir. O biyolojik bir bilgisayardır. Onun içine bilgi konulmasına ihtiyaç vardır. Biyolojik bir bilgisayar olan zihni kendi varlığımız, bedenler değerlerimiz, diğer insanlar ve hayatın işleyişi konusunda aldığı verilerle üç ya da dört yaş civarında işlemeye başlar ve yaşamın sonuna kadar hiç bırakmayacağı çalışmasına, gevezeliğine devam eder. Bilgi ve veri girdisi olmadığında zihin denilen bir mekanizma hiç gelişemez. İnsan herhangi bir bilgisayarı açıp kapayabilir, fakat oluşmuş bir zihni asla kapatamaz, çünkü insan zihninin kapatma düğmesi yoktur. Yalnızca onun çalışma prensipleri konusunda bilgi sahibi olursan, onu kontrol etme düğmesini yaratabilirsin.
Bu nedenle ilk algı yanılsaması (PAY) üç ya da dört yaş civarında zihinsel bir işlemle gerçekleşir. O anda yani sahip olduğumuz hayat enerjisi ve bütünlüğümüz hakkındaki ilk yanılsama anında, kendimizi yargılayıp etiketlediğimizde bütün evrene yaydığımız salınımı, titreşimi değiştirmiş oluruz.
Bu işlem kısaca kendi bütünlüğümüzün yargılanmasıdır.
Baktığımızda bütün kelimesi belki de insanoğlunun zihinsel olarak ulaştığı en kutsal ifadedir.
Çünkü onun eksikliğinden, yetersizliğinden söz edemezsin. O bütündür.
Ona bir değer yükleyemezsin, çünkü o bütündür.
O bütünsel varlığıyla bir masumiyet taşımaktadır.
Onu yok sayamazsın, çünkü o kendi içinde uyumlu, ahenkli ve dengeli bir varoluştur. Hatta ona tam bile diyemezsin. Çünkü tam kavramı bile zihinlerimizde bir eksikliği çağrıştırır.
Bu nedenle bütün kutsaldır. Bu yüzden bir insan yavrusu doğduğunda kendi içinde uyumlu, ahenkli ve dengeli bütünlüğüyle dünyaya gerçekten kutsallık yayar, dünyayı onurlandırır. Aslında bütün canlı yavruları öyledir.
Yeni doğan yaşam formları -bebekler,kedi ve köpek yavruları, kuzular vb.- çok hassas ve kırılgandır. İncinebilir olmaya çok açık bir şekilde doğarlar. Onlarda gözlenen temel olgu saf bir bütünlüktür. Henüz maddesel bir dünyaya tam olarak uyum sağlayamamışlardır ama onlara baktığınızda algıladığınız bu dünyaya ait olmayan bir masumiyet, bir tatlılık ve güzelliktir.
Görece en duyarsız insanlarda bile onların varlığı belli bir neşe ve sevinç duygusu uyandırır.
Ne olursanız olun, hangi konumda bulunursanız bulunun, onun varlığına karşı içinizden yükselen duygu şefkat olarak belirginleşir.
Yeni doğan bir bebeğin çevresinde bulunanlar ona bakmak, onu sevmek, onu korumak ve onun ihtiyaçlarını karşılamak zorunluluğu ile dolarlar sanki.
Dünyada oluşan bu duygusal iletişim anlarının niteliğini belirleyen şey artık anlaşılıyor ki bebeğin çevresinde bulunan zihin sahibi, zihinsel bölünmüşlük içinde olan büyüklerden kaynağını alamaz.
Tersine bu olguyu yaratan şey, yeni doğan insan yavrusunun masumiyet taşıyan içsel bütünlüğünden ileri gelir.
O bütünlük içinde titreşim yayar. Onun enerjisel bütünlüğü, aynı zamanda tüm evrenin bütünlüğü ile rezonans halindedir. O tüm evrenle birdir ve bu yüzden bütün evren aslında onun gibidir.
Bu nedenle bütün evren onun varlığının yaydığı titreşimlere eşdeğer yanıt verir. Bakınız karnı acıkır, bunu belli ettiğinde -örneğin ağlayarak- anında anne memesi veya biberon oradadır. Uykusu geldiğinde sevgi ve şefkat ile uyutulur. Güvenlik gerektiğinde bütün koruyucular, başta annesi ve bütün bakıcılar hemen yanıbaşındadır.
Aslında bunu anladığımızda hayatımızın gizemli işleyişinin de farkına varmaya başlarız. Başımıza gelenlerin neden bizim başımıza geldiğini, neden mutsuz ve sevgisiz yaşam deneyimleriyle karşılaştığımızı kavramaya başlarız. Çünkü bütünlüğümüz zedelenmiştir, bütünlüğümüz yargılanmış, yanlış yorumlanmıştır.
Bütün olmak; uyum, ahenk ve denge içinde olmak demektir. Mutsuzluk ise insanın bir çatışma içinde olduğunun belirtisidir. Bir uyumsuzluğun, ahenksizliğin, dengesizliğin belirtisidir.
İnsan ya uyum, ahenk ve denge halindedir ya da tüm dışındakilerle bir çatışma, uyumsuzluk halindedir. Bu nedenle uyumsuzluk mutsuzlukla sonuçlanır, uyum ise mutlulukla…
Ama uyumu yeniden tesis etmek, yeniden oluşturmak şimdi şu andaki sorunu çözmekle de gerçekleşemez -zaten çözümlenemez de-. Çünkü o geçici bir tedbir olacaktır. Asıl olan senin bütünlüğünün zedelendiği, varlığının yargılandığı, primer (ilk) yanılsama anında oluşan duygusal düğümlenmenin, kilitlenmenin açılmasıdır. Hayat enerjimizin serbest, doğal akışına yeniden kavuşmasıdır.
Yoksa o sürekli hologramik bir yansımayla aynı sorunları yeniden yeniden üretecek, sürekli önümüze getirecektir.
Çünkü sen hala bütün değilsin ve senin şu anki titreşimin kendi bütünllüğünü yargıladığın o ilk yanılsama anında (Primer Algısal Yanılsama – PAY) oluşan psikolojik hafızaya aittir. Şayet bütün olsaydın sen şu anda uyumlu, ahenkli ve mutlu olurdun.
Bu gerçeği kavrayışımla birlikte temel inanç terapisinin günümüz insanlığı için ne kadar önemli olduğunu gördüm ve geliştirdim.
Temel inanç terapisi kuramı karmaşık görünmekle birlikte -aslında onun karmaşıklığı günümüz insanlığının zihinsel yapısı ve kabarmış egosundan kaynaklanır- çok kolaylıkla uygulanabilecek bir tekniğe dayanır.
Primer Algısal Yanılsama (PAY) adını verdiğim kuram hayatımızda PAYımıza düşen yaşam dersini ifade eder.
PAYımıza düşen yaşam dersini şu anda karşılaştığımız sorunlardan, çözmek zorunda kaldığımız problemlerden kolaylıkla ayırt edebilir ve anlayabiliriz. Çünkü o hologramik bir yansımayla ilk yanılsama anımızdan beri süregelmektedir. Şunu unutma, şayet bütün olsaydın sen şu anda uyumlu, ahenkli ve mutlu olurdun.
hocam harıkasınız ınsanın kendı ıc dunyasını okadar ıyı cozumlemıs ve bızlere sunmussunuz kı bı kendımıze karsı daha bılınclı hale getırdıgınız ıcın sonsuz tesekkurler…..
Hocam sizin sayenizde, kendimizin farkına vardık 33 yıl sonra
Hocam,bütün insanlığın farkına varması gereken,çok değerli, hazine niteliğinde bilgiler vermişsiniz.
Aslında özümüzde hepimiz bir’iz.Fakat ,zaman içerisinde parçalara ayrıldık.
Ama, artık toparlanma ve kendimizi bulma zamanı…
özümüze ! saf sevgiye saf neşeye dönme zamanı…Kendi gerçekliğimizi keşfetme,hayat enerjimizi fark etme zamanı…
Teşekkürler…
Sayın hocam, yaşamın bütün gerçekleri ile yüzleşmek ne kadar güzel. Makalen için teşekkür ediyorum. Bilğilendim. Ancak insan varlıgının kaynağı enerji olduğuna göre zihin nasıl var oldu, nasıl çalışıyor, nasıl bir enerji oluşturuyor,doğru -yanlış, iyi- kötü,kin-öfke,nefret,güzel ve çirkin insan zihninde var olan şeylermi yoksa zaman içinde kazanılan objelermidir.Bilgilendirirseniz sevinirim. Ayrıca insan zihninde hareket mi önce başlar düşüncemi teşekkürler, İyilikler dilerim.
Sayın Ünlü,
Öncelikle içten ilginize teşekkür ederim.
-Yalnızca insan varlığının değil tüm varoluşun özünde enerji olduğunu, enerjinin farklı yoğunlaşma derecelerinden, farklı parçaların, maddelerin oluştuğunu bilen bilimsel bir birikime sahip olduğunuzu düşünüyorum.
-”Zihnimiz nasıl var oldu, nasıl çalışıyor, nasıl bir enerji oluşturuyor?” diye sormuşsunuz. Bu olguları açıklamak için ayrı ayrı kitaplar yazmak gerekir, ama kısaca anlaşılır hale getirmeye çalışacağım.
Zihnimiz, hayat enerjisiyle canlandırılmış -kendi içinde uyumlu, ahenkli ve dengeli bir bütünlüğe sahip- insan bedeninin üzerinde türevleşmiş bir olgudur.
İnsan yaşama “tabula rasa” (boş levha) olarak gelen algısal bir zemindir. Sinir sistemi kendi içinde olağanüstü bir haberleşme niteliğine sahiptir. Her canlıda olduğu gibi insan da bir etki tepki mekanizmasına sahiptir. Diğer bütün canlılar etkiye özgün tepkiyi anında verirlerken, insanoğlunda bu nitelik etki ve tepki arasında küçük bir aralık bulunmak suretiyle değişkenlik kazanmıştır. İnsanı insan yapan, uygarlıklar yaratacak bir zihne sahip olmasını sağlayan, bu temel özelliğimizdir. Etki ve tepki arasında bir aralığa sahip olmamızdır.
Bu aralıkta algıyı veriye, enformasyona ve bilgiye dönüştüren bir niteliği buluruz. Bu insanda bilinç yaratan bir özellik olarak ortaya çıkar. Kuşkusuz bilinç bütün canlılarda -hayvanlarda- bulunur. Ve bulundukları gelişim düzeyine uygun nicelik ve nitelik değişimleri gösterir. İşte bu işlev etki ve tepki mekanizmasının işleyişindeki bu aralık nedeniyle, insanda bambaşka bir nitelik gelişmiştir. Çünkü insan, bilinçli olduğunun da bilincinde olabilen bir varlık haline gelmiştir. Bu tarihsel ve niteliksel bir canlılık sıçrayışıdır (salvo vitale). Bu nedenle insanlık aynı zamanda kendi sınırlarının üzerine çıkma olgusu olan, bilinç denilen varoluşuyla bir yanda doğayı şekillendirir, dönüştürürken, kendisini de yeniden tazeler ve yaratır.
Bu etki tepki arasında aralığa sahip olmak insandaki zihin denilen mekanizmanın gelişimini koşullamış. İnsanoğlunun düşünme, konuşma, yorumlama, analiz etme, kararlar alma ve bu kararlar doğrultusunda dünyayı şekillendirme gücünü ortaya çıkarmıştır. Fakat asıl olarak anlaşılmalıdır ki zihin, insanın geçmişinden ibarettir. Geçmiş yaşam öykümüzü barındıran hafızamızdan oluşur. Bu nedenle zaten düşünmek hep hafızadan gelir, hep geçmişten gelir. Yeni bir veri girdisi olmadığında yeni bir şey hakkında düşünemeyiz. Bilmediğin birşey hakkında nasıl düşüneceksin? O yüzden olsa olsa en fazla bildiklerin arasında kombinasyonlar yapabilirsin.
Bu yüzden günümüzde insanlık, bu zihin denilen mekanizmayla çok özdeşlemiş, onun kullandığı sözcük, kavram ve düşünceler içinde kaybolmuş gibidir.
-Evet, etki tepki aralığında öğreniriz. Öğrenme işlevi, aynı olan enerjiyi ikiye bölme yoluyla ayırarak ve kıyaslayarak gerçekleşen bir işlemdir. Gece ve gündüz gibi, uzun ve kısa gibi. Bize yararlı olanlara iyi, olmayanlara kötü dediğimiz gibi. Doğru ve yanlış, güzel ve çirkin diye ayırarak öğreniriz. Öğrenme işlevi zihinsel bir işlevdir ve deneyimlerimizin sonucunda gerçekleşir ve hafızamıza kaydedilir.
-Saf bir bütünlükle dünyaya geldiğimizden, doğduğumuzda bir zihnimiz yoktur. İlk veri girdisi, zihin için bu bütünlüğün bozulmasından ileri gelir. Örneğin bebeğin karnı acıkır, bütünlüğü bozulur. Hayat da budur zaten. Hareket -enerji harcanması- ve tekrar dengenin yeniden tesis edilmesi olarak süren bir devinimdir. Bütünlük, ahenk ve uyum her bozulduğunda zihnimiz bunları veri olarak kaydeder ve problemi çözmeye yönelir. Bu nedenle insan zihninin temel işlevi problemi algılamak ve onu çözmek gibi bir nitelikte cereyan eder. Zihnimizin bir problem çözücü mekanizma olarak belirginleşmesi, günümüzdeki muhteşem bilimsel teknik ve devrimin -uygarlığının- yaratılmasında önemli bir unsur olmuştur. Fakat yalnızca probleme odaklanan ve onu çözmeye çalışan bir mekanizma, sürekli tekrarlarla bunu refleks haline getiren bir işleyişle yaşamın tüm alanlarında problem görür hale gelir. Problemi gören bir gözlere kavuşur. Herşeyi, bütün varoluşun işleyişini bile çözülmesi gereken bir problemler zinciri olarak etiketler ki bu da günümüzdeki insan mutsuzluğunun da temel kaynağı haline gelir.
Bu nedenle yaşamımızda mutluluğu ve sevinci deneyimleyebilmek için öncelikle zihnimizin problem çözücü özelliğini bilmek gerekir, onun çalışma prensiplerinin farkında olmak gerekir. Yoksa onun yönetiminde yaşamda kaybolmak işten bile değildir. Öyleyse onu tanımak gerekir. “O halde zihin nedir, ne anlama gelir, o maddesel bir şey midir, beynimizin bir yerinde lokalize bir bölge midir, o nasıl işlev görür?” sorularıyla onu tanımaya çalışırsak görürüz ki aslında zihin maddesel anlamda yoktur. Zihin yalnızca bir süreçten ibarettir.
Bu süreçte düşünceler ve düşünceler vardır. Düşüncelerin akışı insanı kolayca sürükleyip götürebilecek muazzam bir devingenliğe sahiptir. Ve her düşünce çok önemliymiş gibi davranır. Düşüncelerimiz öylesine hızlı hareket ediyor ki, insan sanki sürekli olan bir şeyin varolduğunu düşünüyor. Oysa onlar yalnızca kavramlar ve sözcüklerden ibaret, onlar yalnızca bir görüş noktasından başka bir anlam ifade etmiyor. Bir düşünce geliyor ve diğeri geliyor ve diğeri. Ardı ardına diğerleri ve bu böylece sürüp gider…
Gerçekte her düşünce ve kelimenin arasında bir boşluk vardır. Fakat bu boşluk öylesine küçüktür ki insan bir düşünce ile diğeri arasındaki aralığı göremez. Bu durumda iki düşünce birleşmiş gibi algılanır, bir süreklilik arz eder ve bu süreklilik yüzünden insan bir zihne, maddesel bir şeye sahipmiş gibi düşünür. Her düşünce ve kelime arasındaki o aralıklar unutulur, göz ardı edilir. Onlar tıpkı bir müzik parçasında notalar arasındaki “es”ler gibidir. Ve varlığımızın asıl bütünlüğü o aralıklarda bulunur, çünkü orada zihin yoktur, bölünme yoktur. Fakat düşünce akışının sürekliliği sonucu, düşünmenin bulunmadığı o boşluklar konusunda farkındalığımız kaybolur. İşte o zaman insan kendini yalnızca düşünceler ve kavramlar üreten bir zihinden ibaret olarak görmeye başladığında işler karışır. Düşünen zihin, yararlı ve güçlü bir alettir insanlık için. Ama yaşamımızı tümüyle o yönetmeye başladığında, zihnimiz farkında olmadan bizi yöneten bir patron haline geldiğinde, o probleme odaklı özelliği ve doğası gereği, insan hayatındaki bütün olumsuz süreçlerin ortaya çıkmasını sağlar. Problemi çözer ama aynı zamanda insanlığın derin sorunlarının çözümlerini görmesini engelleyen bir göz bağı haline de dönüşür.
BU NEDENLE ZİHİN, İNSANLIĞIN HEM GÜCÜNÜN HEM DE GÜÇSÜZLÜĞÜNÜN KAYNAĞIDIR.
Hocamla tanıştıktan sonra temel inanç terapisinin insanlar için faydası olduğuna inanarak hayatımı değiştirdim….
Farkındalık,primer algısal yanılsama konularındaki aydınlatıcı makaleniz harika ayrıca bir tesadüfden bahsetmek istiyorum aynı gün ve saatde (19.02.2010 saat 13,50) sizin makalenizi okuduğum sırada TRT radyosunda proğramınız vardı onu da dinledim.Çok teşekkür ediyorum.
levent Kayaalp
Sevgideğer LEVENT beyefendi öncelikle ilginiz ve nazik yorumunuz için teşekkür ediyorum. Primer Algısal Yanılsama(PAY) kuramını verdiğim bu özet bilgilerle hemen kavramanız sizin de aydınlanma yolunda epey birikimli bir insan olduğunuzu gösteriyor. PAY kuramını en geniş halde, hazırladığım HAYAT BİZİ YAŞAR isimli kitabımda yayınlayacağım. Her zaman sahip olduğu hayat enerjisini yaşamın ve bütünün hayrına kullanan bir dostum olarak yaşamanızı temenni eder, saygılarımı sunarım.
Çok Değerli Hocam,
Sizi ve yazılarınız, çok değerli katkılarınızı zevkle ve ilgiyle izliyorum..
“Bütün evren insan varlığının duygusal titreşimine eşdeğer yanıt verir. Bu nedenle biz, yetersizlik duygusu ile bir titreşim yayıyorsak, yaşamda bize bu duyguyu hissettirecek aktörleri çekeriz veya onların hayatına çekiliriz.
Değersizlik, suçluluk ve geçersizlik duygularının salınımında da aynı trajediler tekrarlanır.”
SAYGILARIMLA…
uzun süredir yazılarınızı, radyo programlarınızı takip ediyorum.sayenizde çok şey değişti hayatımızda.hele şu makaleden sonra,hayatın gerçekleriyle yüzleşmeyi öğrendim.
olumsuz duygulara yer yok artık hayatımızda…çekim yasasını düşünerek ,değersizlik ,yetersizlik,suçluluk olgularının titreşimlerini yaymamaya çalışıyorum
kısacası yazılarınız sayesinde hayata olumlu ve güzel yanından bakıyorum.
SAYGILARIMLA…
ben bugun işime gıtmek ıcın hazırlıgımı yaptım ve park yerınden cıkarken kaza yaptım sadece hasar arabamda nedenmı yaptım bugun hayatın tum olumsuz enerjısını uzerıme cektım uzgunmuyum suan hayır beklı kendıme gelmemı sagladı, bu olaybugun bana cok guzel ders oldu ılk kazamdı bu suclu ben degılım ama yınede o olumsuz dusuncelerım geldı ve sonuc boyle oldu bugunden sonra kendıme soz verıyorum hayatımda olumsuz dusunce olmuycak bu olumsuzlukların hayatıma gırmesıne asla ızın vermıyorum tum evrene duyuruyorum kendımı koruma altına alıyorum su dakıkadan ıtıbaren
İçimdeki uyanışa vesile olan sayın hocama saygılarımla başlamak istiyorum.
Güzel ve aklıllı sayılabilecek bir bayanım.Saygın bir işim degerli dostlarım ve güzel bir ailem var.Girdiğim ortamlarda dikkati üzerime farkında olmadan cekebilecek kadar da donanımlı oldugunu dusunuyordum. Ama bi yerlerde bi eksik vardı.Bir seyler yolunda gitmiyordu.
Nedensiz sıkıntılarım,güvensizliğim içten içe beni kemiriyor hatta gülümseyişimi sahteleştiriyordu.Bunun farkındaydım ama çözüm yoluna gelince tıkanıyordum.Bir seyler yapmam gerekiyordu.Tüm uğraşlarım bi yerde tıkanıyor ve ben çaresizlik havuzuna tekrar düşüyordum.
Çoğu zaman hatalarımın üzerinde çok duruyor keşkelri çok kullanıyor bunlardan ders almak yerine geçmişime saplanıp kalıyordum.
Gelecekse beni haddinden fazla tedirgin ediyor,umutsuz ve inançsızlasıyordum.
Böyle söylediğime bakmayın dışardan pek fazla insan bunları fark etmezdi.Aksine bunları gizlemesini çok iyi biliyordum.Kendine fazlasıyla güvenen insan imajı çiziyordum sadeece .Yeri geldiğinde başkalarını bıle buna teşvik ediyordum.
Fakat işin gerçek rengi böyle degildi tabii.
Hayatını bilinçsizce yaşayanlardan biriydim.Geçmiş edinimlerim şimdimi yaşarken mutsuz kılıyor,gelecege saglıklı bir zemin hazırlayamıyordum.hayatımın kontrolunu kaybetmiştim.Dümen bende degildi.
Ta ki ..
Evet Nusret Yerli ve Zİhinsel Farkındalık Eğitim Semineri…
Ne mi sağladı bu bana ?
Hayatımı anlamlandırdım.Peki nasıl mı oldu bu ?
Öncelikle kendimi tanıdım ,yeteneklerimin,benliğimin ve isteklerimin farkında olmayı öğrendim .Edinimlerimden ders cıkarmayı ve kabıullenmeyi öğrendim tam ve bütün oldugumu hatalarımın beni geliştirmesi gerektiğini saplantı olusturmaması gerektıgını öğrendim ve bunu uyguladım.
Yavas yavas dümen elime geçmişti artık.ben var oldugum için herseyin degerli olduğunu anladım varlıgıma saygı duyup onu yücelttim.Sevdim kendimi tüm kusurlarıma rağmen .Çok geçmedi içimdeki huzur hayatıma yansıdı.İşim daha bi önem arzetmeye başladı sadece para kazanmak için çalışmıyordum artık.Yaptıhgım sey insanlara birseyler katıyordu ve farkettim ki birilerinin hayatında ben önemli bir yere sahibim.Birilerinin bana gercekten ihtiyacı var ve birileri benim fikirlerimi arıyor.İşte insana daha degerli hissettirebilecek ne olabilir ki..
bunu kendim için yapmıyordum artık .Olması gerekenin bu oldugunu farkedıyor bir yasam sitili halinde yaşıyordum.
Ne kadar güzel bir seydir sabah gözünüzü açtıgınızda varlıgınızı hala sürdürüyor olmayı hissetmek ve bunun için yaradana şükretmek.Kış ayazında ısıtmayan günesi gördüğünüzde bir tebessümle ayazı kırmak ve bu güce sahip oldugunu bilmek ne güzeldir.
Şuan ne mi yapıyorum.Hayatımı hala böyle farkında olarak yaşamaya çalışıyorum zman zaman tökezliyorum hayat karmaşasında ama toparlanacak gücü kendimde buluyorum..
Hersey kendini sevmekle başlar demişti hocam.Sen kendini sevmeye başladıgında hayat sana seni senden daha fazla seven birini cıkarır karsına…
Evet sayın hocamın söylediği gerçek oldu.Ben sevgimi önce kendime sonra insanlara verdim.ve hayat bana Seni COK SEVİYORUM diyebilecegim hayatımı sonuna dek yanında sürdürebileceğim birini verdi.. Önce bu hayatı bana bahsettiği için yüce yaradanıma ve sonrada bu varlıgın farkında olmamı saglayan nusret hocama tesekkur edıyorum .